23 Ekim 2009 Cuma

Eskici Nurettin


Nurettin... Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşıyor. Yeni aldığı kıyafetleri aylarca giymiyor, hatta giymediğini görüp ona kızarlar diye bazen aldıklarını ailesinden saklıyor. Dolabında aylar önce aldığı ama bir türlü giyemediği o kadar çok kıyafet var ki.

Sürekli mont ya da eşofman alıyormuş. Aldığı marka montları giymek yerine, eski yırtık pardesüleri giyiyor. Geçende giydiği lacivert montla onu sokakta görenler tüpçü sanmış. Aygaz-reklam oldu biraz-dağıtan elemanlar giyer ya o tip bir mont(!)
En son, çekmecesinde rolex marka bir saat bulunmuş. Nurettin, o saati takmak yerine su geçiren plastik dijitalleri kullanıyormuş.
Cep telefonunun ekranı bozulunca, Nurettin yeni bir cep telefonu almaya karar vermiş. Parmakları iri olduğu için, geniş tuşlu, kapaklı, kaba görünüşlü ama pahalı bir telefon almış. Kıyafetleri nasıl saklıyorsa, aldığı telefonu da çekmecesinden aylarca çıkarmamış. Hala eski telefonu kullanmaya devam ediyormuş. Telefonunun bozulan ekranını, aynı telefondan kullanan bir arkadaşı sayesinde onarmış.

Geçen hafta, Nurettin şehir dışına çıkmış. Ailesi  ile hala eski telefonu sayesinde haberleşiyormuş. Yeni aldığı telefon ise çekmeceden çıkmamış.
Bir akşam, karısı ile konuşurken telefon cızırdamaya başlamış. Aniden bozulan telefon kullanılamaz hale gelmiş. Ertesi gün ankesörlü telefondan karısını aramış, durumu izah etmiş.
Karısı gündüz evi temizlerken çekmecede yeni telefonu, rolex saati ve dolapta askılar arasına gizlenmiş yeni montları görmüş.
Kocasındaki bu manyaklığa artık çare bulunması gerektiğini düşünüyormuş. Çünkü zararı sırf kendisine değil, etrafa da dokunmaya başlamış. Hayatında ilk kez,  gittiği komşusunda plazma televizyon gören kadın, evdeki tüplü, rengi kaymış televizyonu artık atmak istiyormuş. Millet CD çalarla müzik dinlerken, kocası 45'lik plaklarla takılıyormuş. Herkes yepyeni otomobillere sahip olurken, Nurettin eski arabasına tasarruf olsun diye tüp taktırmış.
Ailesi Nurettin'in hiç ölmeyecekmiş gibi yaşadığını düşünüyor ve "Aldığı şeyleri sanırım öbür tarafta giyecek" diyor. Karısı, eskiye bağlı kocasını gördükçe "Herhalde ben ölsem, eskiye bağlılığınla beni de unutamayıp asla yeni evlilik yapmazsın" diyor.

Aldığım son bilgilere göre Nurettin, şu an dağ başında bir evde köy hayatı yaşıyor. Televizyon izlemiyor. Antenli radyosu sadece TRT fm'i çekse de o idare ediyor. Boş zamanlarında eski ve bozuk aletleri tamir ediyor.

Karısı, tuhaf kocasına inat onun yokluğunu fırsat bilip dolaptaki tüm eskileri kapı önüne koyuyor. Yeni ama kullanılmamış birkaç ayakkabıyı da sinirlenip kapıcıya vermişler. Kadın o kadar sinirlenmiş ki, bozulan şofben, fırın gibi ev gereçleri tamir edilecek durumda olsa bile sokağa atıp hepsinin yenilerini sipariş etmiş. Ücreti de Nurettin'in kredi kartından çekmişler.

Nurettin bunlardan habersizken ailesi hayatlarını baştan aşağı yenileyerek Nurettin'in kendine gelmesini sağlayacak. Bu yıllardır süregelen eskici sisteme ilk darbeyi kredi kartı extreleri Nurettin'e ulaşınca vurmuş olacaklar.

Bence hayat çok kısa. Cimrilik yapacağımıza aldığımız herşeyi parçalayana kadar kullanalım. Ömrümüz tükenmeden, alabildiklerimizi tüketmezsek sonra üzülürüz. Nurettin gibi eskiye dönük bir kafa yapınız varsa sizden de intikam alanlar çıkar elbet!

17 Ekim 2009 Cumartesi

arabesk davranışlar...


 Her türlü acı, arabesk kavramının içine girer.
İtilmiş, kakılmış "ezik" diye tabir edilen kişiler arabesk hayatın içinde var olmuşlardır. Köyden kente yapılan göçlerle bu akımın yaygınlaştığı söyleniyor. Arap kültürünü de içeren  bu kavram bir yaşam biçimi adeta...

Arabesk yaşam biçimini benimseyenler, değişik huylara sahiptir. Örneğin; sevgilisi olmadığı zaman, yok diye ağlayanlar; varken niye bu kadar ilgisiz diye yırtınanlar, terkedince de  "Neden ben!" diye hayıflananlar işte bu yaşam biçimini benimseyenlerdir. Bu tipler sürekli dertli modda takılırlar. Hayatlarında düzgün giden şeyler olsa da en  ufak sinir bozucu ayrıntı onları dertlendirmeye yeter. Hani bir olay olsa da efkarlansak diye bahane arıyorlar!

Geçen gün, babam yolda bir cep telefonu bulmuş. Sahibini sonra arayıp bulduk ama ondan önce elimizde olmadan telefonun içini bir güzel karıştırdık. Telefonun açılış cümlesi şu:  "AşKınDan OlmuŞuM DeRbeDer!"
Telefon açıldıktan sonra duvar kağıdı dikkatimi çekti. Pembeli çiçekli böcekli  animasyon. Anladım ki telefon herhangi  X kıza ait. Daha sonra ses kayıtları bölümüne girdim. O bölüm dolu olunca dikkatimi çekti. Rastgele bir tanesini açıp dinledim. Şok! Kız, erkek arkadaşıyla konuşmalarını kayda geçirmiş. Kız diyor ki: "Yarın okul çıkışı gelip seni alacağım bitanem." Erkek arkadaşı geç kalmamasını söylüyor. Muck muck öpme sesleri. "Ne bu yaaa!" diyip tam kapatıyordum ki, erkek arkadaşı kıza sordu:
-Nerenden öpmemi isterdin?
Kız sayıyor:
-Yanağımdan, belki dudağımdan, boynumdan...
Babam da saf gibi diyor, "Baksana kız ne masum iyi kızmış." Bana da gülme geldi. İçimden düşünüyorum başka bölgeleri saymaz herhalde diye. Erkek cevap veriyor:
-Her yerinden olmaz mı?
Bu "Nere mi, nere mi?" muhabbetini daha fazla dinlemek istemedim ve diğer kayıtlara geçtim. Tamam aşkım, bitanem, bebeğim gibi sulu arabesk laflarla bezeli sohbetlere tahammülüm olmadığını farkettim.
Başka kayda değer birşey bulamamış herhalde... Üşenmemiş karşılıklı konuşmayı telefona kaydetmiş. Bize reklam oldu. Akşama babam telefonu teslim ederken kızın babası da oradaymış. Babam laf arasında demiş: "Biz de merak edip kayıtları karıştırdık biraz ama..."  Kızın babası da "Önemi yok boşverin söylemeyin sakın bizim kıza bari..." demiş. Ne düşünceli adammış kızının mahremiyetini savunmuş. Bizim davranışımız da hatalı ama nereden bilebilirdik ki. Merak sadece. Diğer kayıtları incelemedik zaten.

Biz gençlerin büyük bir kısmının ilişkileri de bu derece arabesk yaşadığını anlamış oldum. Bu tarzdan tiksiniyorum şahsen. Sevgilisine sürekli "hayatım" diyenlere de çok gülüyorum. Geçende bir arkadaşım alışmış, yanlışlıkla bana "hayatım" diye seslendi. Sonra "pardon ya" falan oldu. Bunu yapan da erkek! Acayip güldüm n'oluyo sana diye. Ağız alışkanlığı olmuş. Ara ara kızı onu arıyor ya bana da o anda nasıl seslendiğini  farkedemiyor(!)
Başta da belirttiğim gibi gerçek arabesk, içinde büyük acıları barındırıyor. Öyle olacağına böyle komik duygusallıklara yol açsın daha iyi... Bir gün ben de bu kadar arabeskleşir miyim bilmiyorum. İstesem de öyle olamam ama biliyorum.

11 Ekim 2009 Pazar

medyadaki rahat köşe yazarları



Her sabah, ana gazeteden önce magazin ekini okumayı tercih ediyorum. Kahvaltı için her an "hadiiii" uyarısını alabileceğim için ince olan eklerle güne başlarım.
İşte o eklerde bulunan belli köşe yazarları var. Bu yazarlar dedikodu gazeteciliği yapıyor. Ayrılanları, yakalananları ya da gündeme gelenleri öyle bir yorumluyorlar ki sanki her şeyin en doğrusunu onlar biliyor ve hataları sadece onlar görebiliyor. Kimisi de orada burada gezip, "Akşam bilmemne klüpte eğlendik, müzikler şöyleydi... Yan masada bay X ile sevgilisi de vardı" gibi yazılar yazıyor. Herkes onlara özeniyor. Gala, davet, konser vb. her türlü etkinliğe gazeteci sıfatıyla girip oradaki gözlemlerini köşelerine taşıyorlar. Gazeteci olmaları gezip tozup eğlenmeleri ve her yeni mekana mutlaka gitmeleri için tek neden sanki! Neden olmasa da güzel bir bahane. Başkalarının özel hayatlarındaki sarsılmalara gülerek acımasız eleştri yapacaklarına empati kursalar keşke. Bizim yazarlarınki "düşene bir tekme de benden!" mantığı.
Hafta içi her gün çıkan yazıları keyifle okuyorum. İnsanların neler yaptığını öğrenmeyi seviyorum. Sırf ucuz magazinel konular değil benim ilgilendiğim. İlişkilerden çok, takılınılan mekanlar ve yapılan eleştriler ilgimi çekiyor.
İşte sözünü ettiğim yazarlar ve onların dikkatimi çeken temel özellikleri:
Ayşe Özyılmazel: SABAH-Günaydın ekinde 3.sayfada yer alıyor. Şarkıcı Neco'nun kızı. Doğuştan sanatsal bir ortamda ve tanınmış simalarla birlikte yetişmiş anlayacağınız. Ayşe, twitter hesabında vasıflarını şöyle sıralamış: "journalist, writer, musician, singer, princess of istanbul'' Konmadığı dal kalmamış gibi. Son olarak oyunculuk alanına da göz kırpar eminim. Ondan önce bir albüm (single) hazırlığı içerisinde olduğunu biliyorum.
Yazıları blogger kızlarınki gibi. Her yazı başlığında ve neredeyse her cümlesinin sonunda ünlem işareti var. Kadın-erkek ilişkileri üzerine yorum yapmayı çok seviyor. Yalnız ben biraz feminizm kokusu alıyorum. Her aldatma haberi sonrası, Ahh işte erkek milleti... İşte biz kızlar böyleyiz, Kadının intikamı! gibi şeyler yazar. Babasının ünü ile ya da Hıncal Uluç gibi gazeteci meşhur tanıdıkları sayesinde değil bizzat kendi tırnaklarıyla kazıyarak köşe sahibi bir gazeteci olduğunu iddia etmektedir. NOT: Okan Bayülgen ve Haşmet Babaoğlu gibi isimlerle bir dönem birlikteliği olmuştu. Yalın'ın şarkılarını da pek bir sever kendisi...

Onur Baştürk: HÜRRİYET-Kelebek ekinde en arka sayfada yer alıyor. Bazen sivri dilli olabiliyor. Ağırlıklı olarak gittiği mekanları ve orada gördüklerini yazıyor. Gece hayatını ve değişik ülkelere yolculuk etmeyi seviyor. Besteci yönü de varmış.Yurt dışında Madonna ile kabala merkezinde karşılaşmasını yazmıştı. Sivri dili geçtiğimiz günlerde başına dert açtı. Fazla eleştri yaparak ÇAPAmarka grubundaki birtakım mekanlara ilgiyi azalttığı gerekçesiyle İzzet Çapa tarafından Longtable'a alınmamış. Bence de yazarken kesin yargılara varmamak gerek. Kendince eleştri yapsa da Baştürk, mekanın çalışanlarını ve kalitesini düşünmeliydi. Ülkemizin en büyük medya organlarından birinde yazılan en abuk yazı bile birtakım kişilerce ciddiye alınabilir. Bunu düşünmeyip rahatça eleştri yapınca sonunda mekana girişi işte böyle engellenir!

Ayşe Arman: Baştaki isimlerle aynı kategoriye asla giremez. Kendisi Hürriyet haftasonu eklerinin dışında, ana gazetede de hafta içleri belli günler yazıyor. Cesur yazılar yazmayı seviyor. Kimi zaman küçük kızı Alya'nın okul toplantısı, gösterisi vb. gereksiz özel konuları yazsa da gündem yaratmayı iyi biliyor. En son türban takarak halk plajı, cadde gibi yerlere gidip gözlemlerini yazmıştı. Son haftalarda "evli çiftlerde cinsellik" konusunu irdeliyor. Arada sevgilisine olan aşkını anlatıyor. Özel hayatını bu kadar rahat anlatabilen başka yazar yok ülkemizde. Bir dönem Dubai'de yaşamıştı. Kendini beğenmiş bir havası var. Bazen okur yorumlarını yayınlıyor. Yorumlarda ona iltifat edildiyse teşekkür ediyor, kötülendiyse "seni kaale almıyorum, byeee!" diyor. Yaptığı röportajlar çok konuşuluyor.

Köşesinde oturup ahkam kesen bu insanların durumu dışarıdan pek bir rahat! Bunların dışında ana gazetede yer alan birkaç yazar var. Çoğu yazılarında, diğer yazar arkadaşlarına ayar veren kişilerin köşesini okumaktan hoşlanmıyorum. Blog yazdığım için, günlük tutar gibi akşam nerede eğlendiğini ya da birileri hakkında yorum yapanları ayrı bir merakla okuyorum. Bunun dışında Türkiye ve dünya gündemindeki önemli olayları takip ediyorum tabiki. Bu yazımda 3 köşe yazarını sizlere tanıttım. Bu tarz örnekler çoğaltılabilir.
Dışarıdan rahat gördüğümüz bu yazarlar, şu anki konumlarına kolay ulaşmamışlardır eminim. Darısı başımıza...

06 Ekim 2009 Salı

Dost başa, düşman ayağa mı bakar? Peki ya fetişist ise?




Değişik insanlar var. Bana gelen mailde bir okuyucum "ayak fetişisti" olduğunu ve bu gibi sapkın durumları konu olarak işlememi söylüyordu. Karşı cinsin ayaklarına dikkat eden insanların olduğunu biliyordum ama ayak görünce aşırı derecede tahrik olan biri bana bayağı enteresan geldi. Mail atan kişiye hemen cevap atıp, ondan msn adresini aldım. Kendisiyle blogum için röportaj gerçekleştirmek istediğimi söyledim o da kabul etti. Kimliğini gizlemek istediği için ona saygı duyuyor ve kendi seçtiği amonhotep nickini burada onun ismi yerine kullanıyorum.

Ayak fetişizmi nedir?
-21 yaşındayım. Üniversite öğrencisiyim. Küçüklüğümden beri bu duygu içimde var. Ben de anlayamadım ne olduğunu ama bir bayandaki bakımlı ayaklar her zaman ilgimi çeker. Özellikle bakımlı olanlar. Ayakları bakımsız ise o kişiden tiksinirim.

Bu bir hastalık değil mi?
-Bence kesinlikle değil. Kadın ayakkabıları ile kendini çiğnetmekten hoşlanan, sadece ayakkabıya dokunarak haz alan erkekler de var bu alemde ama ben o derecede değilim.

Günlük hayatta karşına çıkan bir kızın önce ayağına mı bakarsın? Normalde yüz ya da vücut hatları önemsenirken önce direkt ayaklara bakmak garip değil mi?

-Yüze ve vücuda baktıktan sonra ayağa bakarım. Yüzü vücudu beş para etmezse n'eyleyim ben ayağı! İlgi çekici bir kız gördüğüm zaman önce ayaklarının nasıl olabileceğini düşünürüm. Ellerine bakarak ayaklarının nasıl olabileceğini çıkartmaya çalışırım. El ve ayak boyutları oratılıdır her insanın...

Günümüzde de kadınların ayaklarını güzelleştirmek için ayrı bir çaba ve özen göstermeleri, bazı erkeklerdeki bu duyguyu sezdikleri için olabilir mi?
-Kesinlikle artık her kadın, ayak fetişlerinin toplumdaki oranının farkında. Erkeklerin en az  %30'luk kısmı benim gibi düşünüyor, eminim.

Beraber olduğun kişinin ayağı senin için ne ifade edebilir ki? Parmak boyu, topuk, taban... her bölgeye dikkat ediyormuş bu tarz insanlar öyle mi?
-Parmak kökleriyle taban kısmının birleştiği yeri seviyorum. Kokusu benim için ayrı bir afrodizyak.

Çorap,ayakkabı ya da halhal gibi faktörler hislerini etkiliyor mu?
-Babet yada stiletto çizme giyen kızları seviyorum. Halhal sevmem. Naylon çarop severim. Jartiyer vb. şeyleri söylememe gerek yok sanırım.

(ara not: Bence de söyleme. Fazla ileri gidersek blogum porn içeriğe geçiş yapacak.)

Bu tarz hislerin yüzünden birine hiç rahatsızlık verdiğin oldu mu?
-Asla. Kendi içimde yaşadığım şeyler. Eski kız arkadaşlarımın tümü bu takıntımı (fetişist durum) bilirlerdi. Birkaç yakın arkadaşım da biliyorlar.

Son olarak ne söylemek istersin?
-Fetişizm, sanıldığı gibi sadece sexüel fantezi değil, bir yaşam biçimidir.

Teşekkürler amonhotep. Ben daha fazla yorum yapamıyorum. Her sorunun cevabı ayrı şok etti. Kimseye bir zararın olmadığı ve aşırı hissi tepkiler vermediğin sürece bence tehlikeli bir durum yaratmıyorsun. Bu duyguların altında psikolojik onlarca neden yatıyordur ama bunları yorumlayacak psiko-analiz bilgisine sahip değilim. Herkesin bir şeye kafayı taktığı bu dünyada sen  ayaklara bakıp tahrik olma huyunu çaktırmadan ömür boyu sürdüreceksin belki de kim bilir...
foto

canım sıkılıyor!


Sayfam .com alan adına geçtiğinden beri buraya pek yazı yazamadım. Neden?
1-Üniversite 3. sınıfın ilk dönemi başladı. Derslere girdim, çıktım. İlk hafta olduğundan her ders, tanıtım ve giriş konularıyla geçti. Blogları okudum ama kendi sayfama yazı yazmaya üşendim.
2-Konum kalmadı. İlham getirecek bir durum ve aksiyonlu bir hayatım yok şu an.
3-Aynı tipler, aynı yüzler... Sadece hocalar farklı. Aynı tipler gene aynı özelliklere sahip olduğundan benim burada yazmamı gerektirecek sıradışı bir harekette bulunmuyorlar.
4-Adım dedikoducuya çıkmasın diye milletin hayatını anlatmaya ara verdim. Bazı şeyleri burada yazmamla hakkımda hiç iyi konuşulmadığını söyledi bir arkadaş. Üstü kapalı tehdit aldım anlayacağınız. Ben de, "Merak etme, bu ara sadece ünlülerle röportajdayım." dedim, hava yaptım da sürekli ünlü peşinde koşamayacağımdan bu hava şişmeden söndü.
5-Başka projelerim var. Annem ve ablamla  29 ekim gibi yurt dışına bir grup kafileyle gitme planımız var. Eğer grup organizatörü olan teyze ayarlayabilirse Tunus'a gidebiliriz. Yurt içi de olabilirmiş ama ben artık yurt dışı deneyimi yaşamak istiyorum. Bu hayalim gerçekleşirse burada fotoğraflı belgesel tadında bir günlük yayınlarım zaten.
6-Bu kadar madde yazdım, sıkılacak ne var ? demeyin! Her türlü belirsizlik, stres ve gerilim yaratıyor. Ne olacağımız meçhul.
NOT: Bugün başladım ya gerisi gelir. Yeni yazılar 2 günde bir eklenebilir, takibe devam edin;)

Blog DirectoryAdd to Technorati FavoritesSubscribe to me on FriendFeed

İLETİŞİM: rahatyazar@hotmail.com BLOGGER 2008

tıkla sayfamda YUKARI GİT