23 Mart 2010 Salı

"Dinlemezsem ufkum genişlemez." - Yankı Alper

Müzik dünyasına yeni ve genç bir isim olarak iddialı giriş yapan Yankı Alper, “Yankı” adını verdiği albümünü bu mart ayı başında çıkardı.
2010 yılı müzik piyasasına imza atmaya aday olan bu albümde Yankı Alper; çıkış şarkısı “Kaç Yazar’da” Nez ile yaptığı düet ile dikkatleri üzerine çekti. Müzik kanallarında yayına giren çıkış klibi ile dikkat çeken popçuya; Nez de dansları ve güzelliğiyle eşlik ediyor. Yankı Alper, yeni çıkan albümünü ve çalışmalarını RAHATYAZAR’a anlattı.

Müzikle ilgilenmeye nasıl başladın?
Küçük yaşlarda müzikle ilgilenmeye başladım. 5-6 yaşlarındayken annem bana ufak bir klavye almıştı. Western filmlerini çok severdim mesela onların müziklerini çalardım klavyeyle. O zamanlardan belliydi yani. Okul hayatımda müzik dersim iyiydi 10 alırdım hep. Doğu Akdeniz Üniversitesi’nde bankacılık ve finans okurken müzik bölümüne geçiş yaptım. Profesyonel anlamda 2000’li yılların başında sahne yaparak müzikten para kazanmaya başladım. Müzik bölümüne geçtikten 2 sene sonra da 2005’te albüm çalışması için İstanbul’a yerleştim. 2009 yılının ilk aylarında musiCAT firması ile el sıkıştım.

Albüm hazırlık sürecinden biraz bahseder misin?
Bu benim yıllardır hayalimdi. Kolay olmuyor tabi piyasada tutunmak zor. Prodüktörlerle anlaşmak zor. Sana bir şey vermeden senden çok şey bekleyebiliyorlar. Ben çok düşünmüyordum hatta spora tenis hocalığına devam ediyordum. Haftada 1 gün sahneye çıkıyordum. Arkadaşım, en iyi dostum Ali Yıldırım benim şu an prodüktörüm. Bu işin yapımcılığına başlamıştı. Onunla konuştuk ve 2009 temmuzunda karar verdik albüm yapmaya. 6 ay gibi süre de stüdyo çalışmalarımız oldu.

Albüm şarkılarını kendin mi yazıyorsun?
Albümde 7 şarkı var. Aslında 6 ayrı şarkı, birinin 2 versiyonu var. 4 şarkının; “Ben Bir Kere Sevmişim Seni”, “Madem”, “O gün Bu gün Değil” ve ”Bin Pişmanım” söz ve bestesi bana ait. “Kaç Yazar” ve “Ne Yapmalı Bilmem” sözleri Mert Ali İçelli & Elif Nun İçelli’ye ait. Diğer 3 şarkımın aranjesini Yıldıray Gürgen yaptı.
Klip, spor salonunda çekilmiş. Bu fikir nasıl oluştu, siz mi istediniz?
Türkiye’nin en popüler fotoğrafçılarından Mehmet Turgut albümün fotoğraflarını çekti. Bu fikir ondan geldi. Ben zaten spor yapıyorum ayrıca spor hocalığı yönüm de var. Vücuduma, beslenmeme dikkat ediyorum Allaha şükür iyi bir fiziğim var. Biz üç valiz eşya ile fotoğraf çekimine gitmiştik. Mehmet Turgut “çıkart bir tişörtünü” dedi bana çekim için. Zaten ondan sonra üç valiz kıyafete gerek kalmadı boşuna taşımış olduk. Fotoğraflarda askılı, çıplak vücut görünce klip yönetmenimiz Mustafa Uslu da bu imajı beğendi. Onun da kararıyla hem sportif yönümü yansıtan hem de farklı bir klip çekmiş olduk.

Şarkının temposu ile klip çok uyumlu.
Evet Nez de bana eşlik etti. O da fit vücutlu zaten uyumlu bir ikili olduk. İnsanları spora teşvik eden bir klip. Gelen tepkiler güzel. İnsanlar klibi izleyince spor yapma isteklerinin arttığını söylüyor, bu çok hoşuma gitti.
Çıkış parçan, “Kaç Yazar’da” Nez ile düet yaptın. Buna nasıl karar verdiniz?
Mert Ali İçelli şarkıyı yazdı. Şarkı kısa geldi. O zaman Nez’in söylediği kısım yoktu. Birkaç nakarat ekledik, büyüsü bozuldu. Ne yapalım ne edelim diye düşünürken Mert Ali bir paragraf daha yazdığını ama anlatılanların bir cevap gibi olduğunu söyledi. Parçada o kısmı bir bayanın söylemesi gerektiğine karar verdik. Biz o dönem Nez ile aynı stüdyoda çalışıyorduk. Nez’e teklif edildi tamamen spontane bir şekilde. Zaten arkadaştık, o da sağolsun kırmadı bizi çok güzel bir çalışma oldu. Düet güzel ileride yine düşünebilirim farklı isimlerle de neden olmasın.

Ne tarz müzik dinliyorsun?
Bu konuda çok değişkenim. Mesela Müslüm Gürses, İbrahim Tatlıses de dinliyorum. Ama spor salonunda spor yaparken Linkin Park dinliyorum. Sporda ağırlık kaldırırken arabesk müzik dinleyemiyorsun tabi, gaza gelmem lazım. Bulunduğum ortama göre kulübe gidersek club, techno, elektronik dinlemek istiyorum. Her türlü müzik dinliyorum. Zaten bu işimin parçası. Dinlemezsem ufkum genişlemez. Tabi yerine göre. En çok pop müzik dinliyorum çünkü yaptığım müzik o.

Müzik dışında nelerle uğraşıyorsun?
Spor en büyük hobim. Günde 2,5-3 saatim spor salonunda geçiyor neredeyse. Onun dışında müzik, bunu söylememe gerek yok. Hayatımda, müzik bir tutku olmasa bu işe başlamazdım zaten. Film seyretmeyi çok severim, DVD yeni çıkan filmleri alır izlerim.

Oyunculuk düşünür müydün?
Kesinlikle düşünürüm. Ben geçmişte amatör tiyatro da yaptım. Oyunculuk kabiliyetime güveniyorum. Öyle bir hedefim de var. İlerde böyle uygun bir proje olursa çok istiyorum.

Zaten klipler de oyunculuk için bir aşama gibi değil mi? Orada da mimiklerinizi kullanıyorsunuz yeteneklisiniz demekki.
Tabi bunu bana senin gibi söyleyenler oluyor. Orada ben çok stresliydim. Bir sürü kamera ve o güne kadar hiç kamera karşısına geçmemiş bir insandım ama şimdi çok daha rahatım. Alışıyor insan; klipler, radyo, TV programları derken... Klipler günümüzde 20 saatte falan çekilirken biz çok kısıtlı zamanda çektik o klibi.

Klip çekimi kaç saat sürdü?
Bir gün boyunca 8 saat süren bir çekim oldu. Akatlar sporiumda çektik. Nisan 15, mayıs başı gibi ikinci klibi “Ben Bir Kere Sevmişim Seni” adlı parça için düşünüyoruz.

Piyasa kötü, hani albüm çıkarmak risk değil mi?
Piyasa kötü olsun önemli değil. Biz iyiyiz.

Müzik piyasasında kendini nasıl konumlandırıyorsun? Hayallerin?
Üreten, işine sahip çıkan, maddi manevi hiçbir emekten kaçınmayan biriyim. Başarılı olacağıma inanıyor, hem ekibime hem kendime çok güveniyorum. Şarkılarımın hep bir ağızdan söylenmesini istiyorum. Daha güzel şarkılar yazmak istiyorum. Her seferinde bir adım daha ilerlemek istiyorum. Hırslıyımdır.

Peki bu piyasayı nasıl değerlendiriyorsun ve kimleri beğeniyorsun?
Çok fazla albüm çıkıyor. Bu iş külfetli bir iş. Hem büyük paralar harcaman gerekiyor, hem iyi bir iş, iyi şarkılar yapman gerekiyor. Boş işler piyasadan siliniyor. Buna defalarca şahit olduk. Bir noktadan sonra şansa kısmete bağlı. Tabi sen önlemini alıp eşeği sağlam kazığa bağlayacak ondan sonra işini şansa bırakacaksın. Böyle yapanlar tutunuyor. Bence üreten insan, kazanan insandır. Şimdi örnek verecek olursak: Soner Sarıkabadayı, benim çocukluk arkadaşım o da Mersinli benim gibi. Onun şarkılarını beğeniyorum.
Ondan şarkı almayı düşünmedin mi?
Tabiki düşündük ama kısmet olmadı. Belli bir sebebi yok. Çok güzel şarkılar yapıyor. Yani 20 tane şarkı yapıp 15 tane hit çıkarmak inanılmaz büyük başarı. Murat Dalkılıç, Murat Boz hatta Sertab Erener ile çalışıyor, onlara şarkı veriyor. Bu saydığım sanatçıların başarısı bir anlamda Soner’in başarısı.

İdolüm dediğin bir isim var mı?
Benim hiçbir zaman bir idolüm olmadı, olmayacak da.

Röportaj teklifimi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederim. Sizi tanımış olduk. Başarılarınızın devamını diliyorum.
Ben teşekkür ederim. Gayet keyifli bir röportajdı.

Sanatçının klibini buradan izleyebilirsiniz.

Yankı Alper ft. Nez - Kaç Yazar
Yükleyen aicho_. - Yüksek çözünürlüklü video keyfini yaÅ�ayın!
http://yankialper.com/
NOT: Röportaj Gazeversite.com-Haftanın Konuğu bölümü için yapılmıştır.

20 Mart 2010 Cumartesi

Beklemeyi severim, bekletenden ötürü...

Hayatta en sevmediğim şey "beklemek". Benim de zamanında yetişemediğim yerler olmuştur ama kimseyi saatlerce "ağaç" etmem.

Bu işi genellikle kadınlar yapar. Doğaları gereği, eğer önemli bir yere gidecekseler hazırlık aşamaları çok uzun sürer. Giyeceği kıyafeti önceden ayarlamayan kadının prova aşaması başlı başına zamanı tüketen bir olay.

En kötüsü, kişinin senin onu beklediğini bilmesine rağmen oyalanmasıdır. Bu durumda bekleyene "enayi" desek yeridir. Ben bu yüzden örneğin bir buluşma öncesi baştan söylerim; "Eğer çok geç geleceksen söyle ona göre evden geç çıkacağım!"

Bir arkadaşı dakikalarca bekleyip geri döndüğüm bile olmuştur ama beklenilen kişinin niteliğine göre heyecan verici olabilir bu eylem.

Sırf kişi değil, bazı olayları beklemek güzeldir. Diyelim bir yerden para gelecek. O para gelene kadar "Ohh rahata ereceğim" diyerek züğürt günleri bile mutlu geçirebiliriz. Tabi eğer sabırsız tipseniz her türlü bekleme sizi sinir hastası yapar. Beklentinin sonu güzel olursa, o ızdırap dolu uzun dakikalar, sonrasında "Aslında çabucak geçti" memnuniyet cümleleri ile mutluluğa döner...
Hayat benim için böyle zaten. Hayat=Beklemek. Şimdi okulun bitmesini bekliyorum, sınavların başlamasını , sınav olunca da sonuçlarını bekliyorum. Okul bitecek iş arayıp, bulup başvurup sonrasında haber bekleyeceğim.
Herkes birşey bekliyor; çalışanlar da haftasonunun gelmesini ya da iş yerinde terfi etmeyi, bazısı akşamki partiyi... En basiti evde boş otururken bile birşeyler bekliyoruz. Örneğin; radyodaki parçanın sevdiğin parça olmasını ya da yıkanmak için termomatiğin derecesinin artmasını bekliyorsun. Diyelim karnın acıksa yemeğe dışarı çıksan, uzağa gideceksen otobüs ya da taksinin gelmesini, restoranta oturunca da yemeğin gelmesini bekliyorsun.

İnsanoğlunun yaşama sebebi aslında "beklemek". Beklenti olmasa, hayaller olmasa ya da her işimiz çabucak olsa bir heyecan kalmaz. O heyecan güzeldir. Beklendiğini bilen biri mutlu olur. Belli bir anı iple çekmek kimi zaman hayata bağlar insanı...

NOT: Yan tarafta "az kaldı" falan yazıyorum boşa değil. Belki ilginizi çekmez ama yine yeni popüler isimlerle röportajlar olacak. BEKLEYİN!

fotoadres

11 Mart 2010 Perşembe

Bunları anlamak zor!

-Twitterda ünlülerin birbirleriyle sürekli laf dalaşı yapması...

-Her yeni akıma kapılan halkımızın facebooktan sonra şimdi de twittera akın etmesi. Okul arkadaşlarımı twitterda buldum!

-Aşk-ı Memnu'da Behlül-Bihter kaçamaklarını Adnan Bey'in onlarca bölüm fark edememesi ve senaristlerin her hafta fragman hileleriyle izleyiciyi kandırıp ümitlendirmesi.

-Dizi başlamadan özet adı altında eski bölümün eksiksiz yayınlanması...

-Blogumu okumadığını iddia eden arkadaşımın; "Konun kalmadı yazacak şey bulamıyorsun dimi?" diyerek sayfamı düzenli olarak kontrol ettiğini belli etmesi...

-Bazı arkadaşlarımın yaşanan "en gereksiz" olayı bile buraya yazacağımı zannetmesi...

-Bazı moda bloggerlarının yabancı sitelerdeki ürünleri kopyala-yapıştır yapması ve ürünlerin altına sadece "işte bunu istiyorum!" yazıp kendini "stylist, trend uzmanı" falan sanması...

-Spor salonunda bazı tiplerin çalışmadığı aleti havlu, su gibi şeylerle dakikalarca işgal etmesi...

-Ayşe Özyılmazel'in aynı anda hem köşe yazarı hem şarkıcı olmaya çabalaması...

-İnternet, cep telefonu ve televizyon gibi manyetik aletlerin hayatın akışını bu kadar etkilemesi...

-8.0 küsür şiddetinde depremi atlatan ülkeler varken bizim ülkede 6 şiddetinde olunca bile onlarca insanın ölmesi...

-Ünlülerin uyuşturucu kullanmasının doğal gibi gözükmeye başlaması...

-Gece kulüplerine müşteri bulan gençlerin kendilerini "organizatör" ya da "halkla ilişkiler uzmanı (pr)" sanması...

-Cuma gününde tek ders için okula gidiliyor olması.

08 Mart 2010 Pazartesi

Pers Prensi: Zamanın Kumları filmi geliyor!

video
E-postama gelen ve çok yakında vizyona girecek bir filmi sizle paylaşmak istedim.

PERS PRENSİ: ZAMANIN KUMLARI; Gizemli Pers diyarlarında geçen destansı bir aksiyon/macera filmi.
Konusu; Haylaz bir prens (JAKE GYLLENHAAL) istemeden de olsa gizemli bir prensesle (GEMMA ARTERTON) güç birliği yapar. Birlikte, zamanı tersine çevirebilen Zamanın Kumları'nı açığa çıkarabilecek ve sahibinin dünyaya hükmetmesini sağlayabilecek olan eski bir hançeri korumak üzere karanlık güçlerle bir yarış içine girerler.
Film, Marakeş, Ouarzazate ve Erfoud, Fas'ta ve İngiltere'deki Pinewood Studios'da büyük ölçekli bir platoda çekilmiş.

Filmle ilgili ilginç bilgiler: Örneğin film ekibi Fas'ta gerçekten şiddetli kum fırtınalarıyla boğuşmuş. Fas’ta hava 38 derece civarında olduğu için ekip, büyük klimalı çadırlarda konaklamış. Futbol sahası büyüklüğünde olan çadırda, filmin arka plandaki oyuncularının kostümleri bulundurulmuş, saç ve makyajları da aynı çadırda yapılmış. Fas’taki son çekim gününde hava sıcaklığı 51 derece olunca tesislerdeki müdürün dediğine göre, “Pers Prensi” grubu 1.114.894 şişe su tüketmiş. Setteki uyarı levhalarında şunlar yazıyormuş:
LÜTFEN BUGÜN SETTE DEVEKUŞU’NA DOKUNMAYIN ya da DİKKAT – BURADAKİ KAYALIKLARIM ALTINDA VE ÇEVRESİNDE YILANLAR VE AKREPLER OLABİLİR.

Hatta çöldeki bir Faslı adamı çekim alanındaki engerekleri ve akrepleri temizlemesi için tutmuşlar. Filmde kullanılan hançer, 20 farklı modelde yapılmış; “kahraman” modeli çelikten yapılırken, dublör sahneleri için lateks kullanılmış. Ayrıca film için çok sayıda kostüm hazırlanmış ve değişik silahlar yapılmış.

Türkiye vizyon tarihi: 21 Mayıs 2010 (Türkçe dublaj ve altyazı seçeneğiyle)

PERS PRENSİ: ZAMANIN KUMLARI
WALT DISNEY PICTURES ve JERRY BRUCKHEIMER FILMS
Resmi İnternet Sitesi: Disney.com/PrinceOfPersia
Facebook’ta fan olun: facebook.com/PrinceOfPersiaMovie
Twitter’da takip edin: twitter.com/DisneyPictures

04 Mart 2010 Perşembe

Yalnızlık, rahatlık mı?

Yalnız vakit geçirmeyi seviyorum. Geçen ay, doğum günüm diye cinebonus ücretsiz sinema bileti vermişti ve ben hayatımda ilk kez o gün tek başıma sinemaya gittim. Avatar'ı nihayet izledim. Abartmakla haklılarmış. Filmi sevdim. Zaten 3D gözlüklerle izlenen bir film ve yalnız izlemek en mantıklısıymış. Salon da acayip doluydu. Bence bu filmi beğenip defalarca izleyen bir kitle var.

Örneğin tek başıma bir restorantta yemek yiyebilirim. Bazı tiplerin öyle takıntısı var illa yanında biri olması lazımmış gibi. Bence hiç sorun değil. Geçen Nişantaşı'nda bir işim vardı ve karnım çok acıktığı için önüme çıkan ilk fast food cafe&rest tarzı yere girdim. Alışmışlar gruplara ben mekana inceleyen gözlerle tek başıma girince "Ooo içeride arkadaşlarınız var herhalde..." diye karşıladılar ama ben dedim: "Hayır, tekim." Nişantaşı semtinin havası ayrı. Öyle pek lüks restorant değil bahsettiğim ama yani kapıda görevlilerin karşılaması, yemek beklerken oturunca sıkılmayayım diye gazete dergi gibi ıvır zıvırları önüme dizmeleri hoştu. Neyse mekan adı vermek istemiyorum bilen bilir oraları...

Spor salonunda iki arkadaşın konuşmasına kulak misafiri oldum. Adamlardan biri diğerini aylardır görmemiş. Biri dedi: "40 yaşındasın ama hiç göstermiyorsun" Karşısındaki adam cevap olarak "genç görünmenin sırrı evlenmemek" dedi. Sonra karı dırdırı olmaması, çoluk çocuk derdinin bulunmaması vb. faktörleri sıraladı. Tek yaşıyormuş. O sırada iltifat eden adamın telefonu çaldı ve karşısındaki kişiye sporun bittiğini sonra duşa gireceğini falan anlattı. Sanırım arayan karısıydı. Hiç evlenmeyen adam da o sırada kıs kıs güler gibi daha da gerinerek yürüdü ve arkadaşına "bye bye" işareti yapıp salonun yan tarafına geçti.

Günlük hayattan değişik bir örnekti. Öbür adam 30 yaşında evli, 40'lık adamın babası gibi duruyor. Yani bu çökkünlük ve erken yaşlılık hali her evlenen için geçerli değildir tabi ama görünüşler aynı bile olsa yalnız adamın kafa rahatlığı evliye göre maksimumdur eminim.
Dul kadın sohbetlerine de şahit oldum. Hepsi, başlangıçta çift kişilik yatakta tek yatmanın zevkini anlatıyor. Onlara göre karışan eden yok, bağlantı yok anlayacağınız özgürlük çok.

Sevgili kavramından nefret ediyorum. Yalnız olduğum için değil ama çevremdeki sıkboğaz çiftleri görünce halime şükrediyorum. Eski yazılarımda anlatmıştım. Yediği yemeğin çeşidini bile telefonda rapor veren, sevgilisi olduğu için okuldaki kız arkadaşlarıyla facebookta yayınlanır diye fotoğraf çektiremeyen bir kitle var etrafımda. "Sevgilim olduğunu blogunda yazma!" diyen arkadaşlarım da var. Onları hele hiç anlamıyorum. İlişkide değil çelişkideler sanki...
Hayatında biri olmayınca insanın birini bulmak için çabalaması ya da bulunca ilk kez bulmuşcasına coşması bence esas tartışılması gereken durum...

Blog DirectoryAdd to Technorati FavoritesSubscribe to me on FriendFeed

İLETİŞİM: rahatyazar@hotmail.com BLOGGER 2008

tıkla sayfamda YUKARI GİT